|
|
|
 |
 |
|
Gerçek Hikayeler
|
|
|
Murad-ı Hüdavendigâr'ın Duası
|
|
Sultan Murad, pençesine al boya sürerek, fermandaki
imza yerine elini bastı. Bu âdet, taa Oğuz Hanlarından kalma idi.
Osmanlı Padişahlarının imzaları olan TUĞRA'lar, bu eski atalar âdetinin
devamıdır.
Sultan Murad'ın elini bastığı ferman , Venedik
kıyısındaki Raküzelilere gönderiliyordu. Senelik vergi karşılığı,
Osmanlı himâyesi istemişlerdi. Zaten bütün Balkan milletleri, Osmanlı
adâletine kavuşmak için can atıyorlardı. Çünkü Osmanlı Türklerinin
girdiği yerlerde, ancak İslâm adâlet ve merhameti hüküm sürüyordu.
O zamana kadar Bursa kadısı olan ÇANDARLI
Kara HALİL, ilk Kadıasker (Kazasker) tayin edilmişti. Ordu
büyüdükçe, ülkeler fethedildikçe; ordunun adâlet ve din işleri de
fazlalaşmıştı. Kazasker, Ordunun en yüksek hâkimi idi.
Sultan Murad babasının azadlısı, Lala Şahin
Paşayı da (Serasker) yaptı. Onun komutanlığında ordusunu, Rumeliye
gönderdi. Gazi Evrenos ve Hacı İl beyler, efsane kahramanı gibi çarpışmakta
idiler. O kadar çok ganimet malı toplanıyordu ki bu servetle Osmanlı
ülkesi; baştan başa imar ediliyordu. Câmiler, medreseler, şifahâneler
(hastane), imâretler (aşevi), hanlar, kervansaraylar,
yollar, köprüler memleketin her tarafını kaplamıştı.
Osmanlı İmparatorluğunun bu yükselme ve ilerleme
devrinde, Padişahın 3 oğlu sünnet olacaklardı. Bâyezid (Yıldırım),
Yakup Çelebi ve Savcı beylerin sünnet düğününe dost, düşman herkes
davet edildi. Bütün yabancı devletler, hediyeler gönderdiler. Dostlar
sürur (neşe) bulsun, düşmanlar haset kalsın diye, düğün çok
ihtişamlı yapılıyordu. Şehzadelerle birlikte, ne kadar fakir müslüman
çocuğu varsa, onlar da sünnet edildiler; düğüne katıldılar. Memleketin
Müslim, gayrımüslüm (müslüman olmayan) bütün fakir çocukları
giydirildi, doyuruldu. Düğün ziyafetinde 40 koç, 40 dana, 40 deve
kurban edildi. Dervişler, gâziler, beyler, ağalar, paşalar, vezirler,
elçiler, zengin, fakir bütün davetliler 40 gün ağırlandılar. 40 gece
sonra münasip armağanlarla uğurlandılar. Elçiler memleketlerine dönünce,
Krallarına, Şövalyelerine, Prens ve Prenseslerine; bu sünnet düğününü
40 gün anlattılar. Osmanlı Türk İmparatorluğunun kudretini, saltanatını
ve misafirperverliğini unutamadılar.
Sultan Murad Han da, babası Orhan ve dedesi
Osman Beyler gibi çok dindar idi. Derviş-Gâzi dediğini askerlerinin
hem sultanı hem arkadaşı olmuştu. Hayatı boyunca 37 kere düşmanla
harbetmiş, Allahın izniyle hepsini kazanmıştı.
Muharebe meydanını bıraktığı veya düşmana
sırtını döndüğü görülmemiştir. Hiç yalan söylemez ve sözünü mutlaka
yerine getirirdi... Müslüman olmayanlara o kadar iyi davranırdı ki;
zalimlerden korkan kavimler, O'nu imdada çağırırlardı.
O devirde yaşayan İslâm büyükleri ve Onların
yetiştirdiği talebeleri, bütün Osmanlı ülkesini nurlandırıyordu. Ordusundaki
derviş-gâzilerin çoğu, Murad Han'ın kerametine inanırlardı.
Rumeli'de birçok şehir fethedilmişti. Buralardan
kaçanların çoğu, Bizans'ın yazlık dinlenme yeri olan Apalonya kalesine
sığınmışlardı. Osmanlı ordusu, hemen bu kaleyi de kuşattı. Fakat surlar
çok sağlam idi. Fethi için, zaman lâzımdı. Sultan Murad ise, işin
uzamasından sıkılıyordu. Kuşatmanın ikinci günü deniz kenarında yüksek
bir kavak ağacı dibine oturmuştu. Gözleri dalgın, bir şeyler mırıldanıyordu:
- Bu kahrolası yerde bağlanıp kalmak, bizi mübarek seferimizden
alıkoyar... Nihayet ettiğimiz cihâdı ve gazâyı engeller.. Meğer ola
ki, Cenâb- Hak, bu inatçı kal'anın (kalenin) duvarını yıka...
Dua gibi mırıldanan bu sözler henüz bitmemişti.
Bir yeniçeri koşarak geldi:
-Müjdeler olsun Sultanım!... Hikmeti Hüda, Apalonya kalesinin duvarı,
olduğu gibi yıkıldı gitti... Gâzilerin hemen kal'aya girip dururlar...
Deyince, Koca Sultan derhal şükür secdesine
kapandı.
-Senin yardımın olmadan, hiçbir zafere erişilemez. Allahım... Sana
sonsuz şükürler olsun... Diye hamdetti.
O kaleye hâlâ "Tanrı Yıkığı" ve Sultanın
altında oturduğu ağaca da "Devletli Kavak" derler.
Bunun gibi hadiseler çok olduğu için, Murad
Hana (Hüdavendigâr) lâkabı takılmıştır. Allahın yardım ettiği,
demektir.
1389 yılındayız.
19 Haziran günü, Osmanlı Ordusu Kosova'ya
ulaşmıştır. Bir gün sonra, Allahın adını ve şânını yüceltmek için
din ve devlet uğruna, düşmanla savaşmaya hazırdır.
O gece Otağı Hümayûnda (Büyük Padişah Çadırında),
Harp Dîvanı toplanmıştır. Padişah sorar:
- De bakalım Evrenos Beyim!... Sen ki bu Urumelini karış karış
kılıçlamışsındır. Tecrüben, hepimizden ziyadedir. Tedbirin ne ola?
- Siz daha iyi bilirsiniz Sultanım... Velakin Pâdişah sorunca, bildiğimizi
söylemek boynumuza vâciptir. Bu küffar ordusu, bizden çokçadır...
Üstelik gömgök demir zırhlara bürünmüştür. Birçok kavim, bir çok kumandan
emrindedir. Demek isteriz ki, hep birlikte iken üzerlerine gitmek
soğuk demiri dövmek gibidir... Savaş anında, onları birbirinden ayırmak
gerekir... Efendim.
- Senin fikrin nicedir, Koca Timurtaş Paşam?...
- Evrenos Bey haklıdır Sultanım.
- Yahşi Bey sen ne dersin?
- Münasiptir Padişahım.
-Sen ne söyleyeceksin evlat? Yıldırım Bâyezid başını salladı:
- Söz, Evrenosun sözüdür aziz babam.
Sultan Murad, harp divanını dağıtmadan son sözlerini söyledi:
- Cümleniz berhudar olasınız.. Ferâsetinizi açıkça bildirdiniz...
Gayrı hepimiz biliriz ki, zaten ancak Allah'ın yardımıyla gerçekleşir...
Küffar ordusu, bizden 5 misli ziyadedir. Amma ki, bir Müslüman Mücahid,
5000 kâfirden şecââlıdır... Beylerim, Paşalarım, hadi göreyim sizi...
Bu gece, asker evlatçıklarımı hoşça tutasınız... Onlara, Yüce Allahımıza
dua etmelerini vasiyet edesiniz... Helâllaşınız. Ola ki yarın, çoğumuz
cennette buluşuruz.
Kumandanlar birliklerine dağıldılar...
Hüdavendigâr, otağında ibadete çekildi. Geceyarısına
doğru, çok şiddetli bir fırtına çıktı. Göz gözü görmez oldu. Sanki
kıyametten bir örnek, Kosova'yı kaplamıştı. Kur'an-ı Kerim okuyan
Padişah, gene secdeye kapandı ve tarihlere geçen meşhur duasını yaptı:
okuyan Padişah, gene secdeye kapandı ve tarihlere geçen meşhur duasını
yaptı:
- Yarabbim bu fırtına, şu âciz Murad kulunun günahları yüzünden
çıktıysa, mâsum askerlerimi cezalandırma. Onları bağışla... Allahım...
Onlar ki buraya kadar, sadece Senin adını yüceltmek, İslâm dinini
kâfirlere duyurmak için geldiler... Bu fırtına afetini, onların üzerinden
defeyle... Senin şânına lâyık bir zafer kazanmalarını nasbeyle. Onlara
öyle bir zafer kazandır ki, bütün müslümanlar bayram ede... Ve dilersen
o bayram günüde, şu Murad kulun sana kurban olsun Allahım...
Secdeden kalkarken, Kosova sahrasına son rahmet
damlaları düşüyordu... Hüdâ, Hüdavendigâr'ın son duasını kabul etmişti.
O gece mukaddes Berat Kandili idi.
Ertesi gün, 20 Haziran 1389 sabahı,
iki ordu savaş alanındaki yerlerini aldılar. Osmanlı askeri, sabah
namazını a üstünde kıldılar. Murad-ı Hüdavendigâr, ak atına binmiş,
son sözlerini söyledi:
- Yiğitlerim, şahbazlarım, askerlerim... Beylerim, Paşalarım, Evlatlarım...
Dervişler, Gaziler, Erenler!... Sizlerle beraber 36 cenge girdik.
Hemen Yüce Allahımızın inâyetiyle bu 37'nci cihâdımızdır. Karşımızda
72,5 kefere milleti birleşmiş, gök demire bürünmüş, Allahın askeriyle,
cenk dilerler. Göreyim sizi!... Allahın rızasını, Resulullahın şefaatını
dileyenler...Erlik, mertlik ve şehitlik günü, bugündür. Can verip,
cennet alalım. Hak muinimiz olsun, dedi.
Sonra cesetteki temiz bir ruh gibi,
askerinin tam ortasında yerini aldı. Mehter bölüğü, kahramanlık ve
zafer nârâlarıyla, düşmanın kalbine korku salıyordu. Hüdavendigâr'ın
tam önünde, Yeniçeriler sıralanmıştı. Osmanlı ordusunun sağ tarafına,
Şehzade Yıldırım Bayezid kumanda edecekti. Yanında Rumeli Beylerbeyi
Timurtaş Paşa, Gazi Evrenos Bey, İnce Balaban, Turgutca Balaban Beyler,
Lala Şahin Paşa, Evrenos'un oğlu İsa Bey, Timurtaşın Oğlu Yahşi Bey,
Müstecab Subaşı ve öteki beyler vardı.
Ordunun sol tarafına da, Padişahın öteki oğlu
Yakup Çelebi kumanda ediyordu. Onun yanında ise, Anadolu Beylerbeyi
Sarıca Paşa ile Kastamonu, Hamid, Menteşe, Tekebeyzadeleri, Germiyan
sipahileri, İnce Subaşı, Kara Mukbil beyler saf tutmuşlardı. Malkoç
Bey, ihtiyatta bekliyordu.
Sadrazam Çandaroğlu Ali Paşa, Hüdavendigârın
yanındaydı. Düşman ordusunda Sırplar, Bulgarlar, Hırvatlar, Slovenler,
Karadağlılar, Lehler, Bosnalılar, Çekler, Makedonlar ve Moldovyalı
askerler vardı. 20.000 zırhlı Şövalye ve topçuları pek neşeliydiler.
Baş Kumandan, Sırp Hükümdarı Lazar idi. Sağ
tarafta, kızkardeşinin oğlu ve damadı Prens Brankoviç, sol tarafa
da Bosna Kralı Tvartko kumanda ediyorlardı.
O mukaddes günün güneşi doğarken, Hüdavendigâr'ın
son buyruğu, Kosova semalarında dalgalandı.
- Ya Allah... Bismillah... Allahüekber!
Yer gök (Allah!... Allah!...) sesleriyle
inledi. Bu büyük meydan muharebesi 8 saat sürdü. İkindiye varmadan,
Müslüman -Türkler, birleşmiş kâfir ordusunun çoğunu kılıçtan geçirdiler...
Mağrur Başkomutan Lazar da, ölüler arasındaydı.
İki rekat şükür namazı kılan Koca Padişah,
muharebe meydanını dolaşmaya çıktı. Yerde yatan bir çok şövalye, dük,
prens, subay ve askerlere üzülerek bakıyordu. İşte bu sırada ölüler
arasından bir yaralı fırladı. Elindeki hançeri, Mücahid Sultanın kalbina
sapladı. Er meydanında güçsüz kalan bu hain, Hüdavendigâr'ı canice
hançerledi. Bu zalim, Sırp kralı Lazar'ın yeğeni Miloş idi... Yeniçeriler
hemen oracıkta Miloş'u paraladılar.
Otağa götürülürken Murad Han hazretleri
tebessüm ediyordu:
- Yüce Allahım dualarımı kabul etti... Şükürler olsun. Mâsum askerciklerime
bu zaferi nasip etti ya... Gayrı Murad kulunun canı, O'na kurban olsun...
dedi.
Gâzi Padişahımız, temiz ruhunu meleklere teslim edip, en büyük mertebeye
erişti... ŞEHİD OLDU... |
|
|
|
 |
|