Geçen hafta Fransa’daki gafiller hakkında bir yazı yazmıştım. Ama hadiselerin
seyri bu hafta da yazmaya beni mecbur etti.
Olayın Fransa’da yaşanması, bu ülke yönetimi ile yakından ilgilidir. Ülkemde
herkes hürdür demekle içinden çıkamazlar. Zira aynı günlerde Le Pen denilen
kimseye, kendi basınlarının nasıl yüklendiğini dünya alem gördü. Türkiye’den
zoru görünce her şeyi unutuverdiler.
Fransa’nın, Marsilya’da Ermeniler’e diktirdiği Kin anıtını Türkler unutmadılar.
Meclislerinin Soykırım hakkında kabul ettiği Çirkin kanunu da, Türkler unutmadılar.
Fransızlar’ın Birinci Dünya harbinde, İnsanımıza reva gördüğü alçakça saldırıları
da unutmadılar.
Kahramanmaraş’ta, Şanlıurfada ve Gaziantep’te, anasız babasız bıraktıkları evlatlar
da bu şimdinin hürriyet aşığı sahtekarları iyi bilirler.
Bir zamanlar Alman çizmeleri ile çiğnenen Paris caddelerinde, yere bir resim
sereceklerse bu Türk Komutanlarının Resmi olmamalıydı.
Tarihte Alman İmparatoru Charles Quint, Fransa kralı François’yı hapse tıktığında,
çok sevdikleri Papaları bile kurtaramamıştı. Krallarının anasının yalvarmalarına
karşılık, Kanuni Sultan Süleyman iki satırlık mektup ile Krallarını hürriyete
kavuşturmuştu.
Venediklilerin Nice şehrini, Barbaros Hayreddin Paşa’nın yardımları ile kurtarmışlardı.
Toulon şehrini sekiz ay müddetle Osmanlılara ikram ettiler. Türk bayrağı çekilip
şehir örnek bir yönetime kavuşmuştu. Sekiz ay sonra Türklerin yönetimi bırakmamaları
için şehrin ileri gelenleri Kanuniye başvurup yalvarmıştı.
Bu hallere düşen ve Türklerin tarih boyunca Kapitülasyonlar sadakası ve askerî
yardımları ile bu güne kavuşmuş Fransa, bu gün, Türk komutanlarının resimlerini
ayak altına alanlara karışamazmış.
Türk atasözlerinden birinde, yapılan iyiliğe iyilikle karşılık vermek her kişinin;
kötülüğe karşı iyilik etmek ER kişinin, iyiliğe kötülük ise KELP kişinin işidir
der. Bu son yaptıkları ile Fransa’nın yeri açık açık belli olmuştur.
Seneler önce madame Mitterrand’ın ülkemizin iç işlerine karışma gayretleri fiyakso
ve kötü bir anı olarak kalmıştır.
Madalyonun öbür yüzüne geçelim:
Fransa’da bu işler yapılırken, Türkiye’deki Sivil toplum örgütlerinden hiçbirinden
en ufak bir kınama, ayıplama açıklaması yapılmadı.
Başta meslektaşlarımızın yani Gazeteciler Cemiyetinin meseleye eğilmesi gerekti.
Sınır tanımayan gazetecilerin dilinden onlar anlardı.
Üniversitelerimizin saygın Prof.’ları en ufak bir özlük hakkında bile, cübbeleri
ile sokaklarda yürüyüşler yaparken, bu olayda bir üniversitemizin Senatosunun
kınama kararını görmedik.
TBMM derhal toplanıp Fransa’yı şiddetle protesto eden bir karar almalı ve dünyaya
ilan etmeli idi. Nerdeee...
Yapılan hakaret, Genelkurmay Başkanımızın şahsında, ama doğrudan Türkiye cumhuriyetine
idi. Ulu önder Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyete, hakarete yeltenenlere gereken
ders verilmeli idi.
Sayın ilgililer, iç siyasetle dış siyaseti iyice karıştırmışa benziyoruz.
Bu hakarete ses çıkarmayanlara, şunu sormama izin veriniz: Beyler yoksa bu saçma
senaryonun yazılışında sizlerin de mi emeği, katkıları var?
Türkiye bu işin peşini bırakmamalıdır. Siyasilerin üç oy uğruna, sus pus olmaları
kendi siyasi geleceklerini karartmıştır.
Paris’in şöhretli parfümlerine kötü kokular karışmıştır. Bunu temizlemek de
yine onlara düşer. |